Türklerde Av Kültürü

Yazan : admin Kategorisi : Avcılık Oluşturulma Tarihi : 2016-11-29 Okunma : 259 Yorum : 2

TÜRKLERDE AV KÜLTÜRÜ
Avcılığın insanlık kadar eski bir tarihi vardır. Eski taş devrinin insanları sümüklü böcekleri, diğer böcekleri, kuş yumurtalarını, yavrularını ve çeşitli meyveleri yiyerek geçinmişlerdir. Bu çağın avcılığı bugünkü anlamıyla bir avcılık olmaktan çok yaşamayı sağlamak amacıyla yapılan bir çeşit toplama biçimindeydi. Bu çağı izleyen yeni taş devrinde ise avcılık geniş anlamda olmak üzere, yaşamak için gerekli olan besin ve giyim ihtiyacını karşılamak, süs eşyaları ile savaş için gerekli hammaddeleri sağlamak amacıyla girişilen bir çaba niteliği kazanmıştır. Gerek bundan önceki devirde, gerekse yine taş devrinde avlanma silahlı olarak taş-kama, taş-çekiç, daha sonraları da mızrak, sapan vb. kullanılmıştır. Diğer taraftan hayvanları tuzak çukurları ile yakalamayı da taş devrinin avcıları başarı ile uygulamışlardır.

İnsanoğlu, yaratıldığından bu yana besin arama ve karnını doyurma zorunluluğunu duymuştur, bir yandan bitki kökleri toplayıp toprağı işlerken diğer yandan av aletlerinden faydalanmayı düşünmüş, bunun için en basit el baltalarından başlayarak, günümüzdeki otomatik tüfeklere değin uğraşlarını sürdürmüştür.


M.Ö. 12000`de gelişmiş bir Proto-Türk Kültürü vardı. Bundan önce de yaşanmış uzun bir devreden söz etmek mümkündür. Bu oldukça karanlık bir dönemdir. Proto-Türk Kültürü; avcı ve atı ehlileştiren bir kültürdü . Türkler, henüz bir devlet kuradan önce de, belli bir düzen içinde yaşıyorlardı. Kabile ve boyların hayatı, belli bir teşkilata dayanıyordu. Türkler; yirmi büyük boya, her boy da aşiretlere, aşiretlerde büyük aile topluluklarına ayrılmışlardı. Bunlardan Oğuz Boyu 24 büyük aşiretten meydana gelmişti. Oğuz Boyu’nda her dört aşiret bir hanlıktı. Her Han’ın bir Ongun’u vardı. Totemler kutsal kabul edilmiş kuşlardı; şahin, kartal, uçkuşu, sungur, çakır gibi. Kutsal kuşlar dört aşiret halkından saygı görürdü.


Bu kuşlara ok atılmaz, avlanmaz ve eti de yenmezdi. Hanlar Han`ı Oğuz Han`ın da bir ongunu vardı. Bu, Tuğra kuşu idi. Bütün ongunların üstünde, 24 boyun saygı gösterdiği bir kuştu. Tuğra kuşu, efsanevi bir varlıktı. Görülmez sadece tasavvur edilirdi. Varlığı etkileriyle hissedilirdi.


Türkler; at besleyen, av peşinde koşan insanlardı. Av hayvanlarını izleyerek, uzun mesafeler katetmişlerdir. Bütün bir boyun katıldığı, büyük sürek avları tertiplemişlerdir. Deri ve kıl çadırlarda oturan, kımız içen ve hayvan besleyen eski Türkler; avcılığı, günlük hayatlarının bir parçası olarak görüyorlardı. Beslenme ve ekonomileri yarı yarıya avcılığa dayanıyordu.


Eski Türkler`de okçuluk ve avcılık faaliyetleri çok önemli idi. Bulundukları yer ve yaşadıkları doğal koşulların zorluğuna alışmak ve çocukları da ona göre yetiştirmek gerektiğinden kız ve erkek çocuklarını ok atma avlanma ve ata binme eğitimine tabi tutarlardı. Çocuklar çobanlık yaparken küçük yay ve oklarla kuş, sıçan avlamasını öğrenirler, yaşları ilerledikçe yay ve okları da ona göre geliştirilirdi. Büyüdükten sonra da daha ağır savaş araçlarını kullanma yeteneğine eriştikleri ve savaşa katılıp kendilerini gösterdikleri zaman toplumda yerlerini almış olurlardı. Hunlar ve diğer Türkler avladıkları hayvanların et, deri, kemik ve boynuzlarından faydalanırlardı. Büyük ve küçük hayvanların deri ve kürklerinin kıymetli olanlarını satarlar, diğerlerinden elbise, kalpak ve çizme, boynuzlarını da yay ve ok yapımında kullanırlardı. Hun İmparatorluğunu meydana getiren Türk kavimlerinden Bahimiler, Uygurlar, Hunlar, Tu-Çü`eler avla uğraşır, ses çıkaran oklar kullanırlardı.


Bütün Türk Boylarının hayatında önemli bir yer alan avcılık; Osmanlı Devlet Teşkilatı`nda resmi bir kurum haline gelmiştir. Ordu içinde “Avcı Birlikleri” yer almıştır.


Osmanlı Padişahları, av yapmayı sevmekle beraber, biri hariç, hiçbiri avı aşırı bir alışkanlık haline getirmemiştir. Yeri ve zamanı geldiğinde; özellikle belli amaçlarla avlanmışlardır. IV. Mehmet, aşırı derecede ava tutkundu. Bu yüzden tarihe “Avcı” lakabıyla geçmiştir. Padişahların ve devlet adamlarının av yapmaktan vazgeçmeleri üzerine, avlaklar halka kalmıştır. Ancak halkın yaptığı avcılık düzensiz olmuştur. Av hayvanları büyük ölçüde yok edilmiştir. Bu yüzden bazı hayvanların nesli tükenmiştir.


Bu çalışmada` Türk Kültürü`nde avcılık geleneğine temel oluşturan önemli unsurlardan bahsedilerek, avcılığın kültür içerisindeki gelenek, askerlik, din, eğitim, yasalar, fermanlar, kurumlar, av alanları ve çevre düzenlemeleri bakımından göstergeler ele alınmıştır.


GELENEK
Avcılık; Türklerde günümüzden çok eski zamanlara kadar giden bir geleneğe sahiptir. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren avcılığın temel bir hayat tarzı olarak, beslenme ile doğrudan bağlantısı da akla gelen bir gelenektir. Avcılıkta beslenme ihtiyacı karşılanırken, savaşçı özellikler de okun kullanılmasıyla gelenekselliğini sürekli kılmıştır. Türk avcılarının inancında, Altay Türk avcı ruhunun yerini İslamiyet`ten sonra evliyalar tutmaktadır. Avın verimli ve başarılı olması için sahada bulunan evliya yatırlarından yahut “Avluk” yani avın yapıldığı bölgedeki ağaçtan ve saireden şeytana karşı uğur dilerler. Av esnasında silahı kendisine yar olmazsa, şeytanı ortadan kaldırmak için, yanındaki köpeğini silahının üstünden atlatır. Köpeksiz bulunduğunda ise bizzat kendisi atlar. Bu merasim bir nevi “Ateş Kültü”nden kalma eski bir inançla, kötü ruhlardan temizlenmeyi gösterir.


Hala bugünkü Altay Türkleri, av hayvanlarına o kadar bağlıdırlar ki, ava ait en ufak laubaliliğe tahammül edemezler. Avın, ancak temiz ve arınmış olarak yapılmasıyla verimli olabileceğine inanır ve buna göre de hazırlığını yapar. Şöyle ki; ava çıkacağı gece avcı, karısından ayrı bir başka odaya çekilir, kimseyle konuşmaz ve yapacağı her şeyi sır tutar. Bazı Türk boylarında ise, yeni doğuran kadına, sırf temiz sayılmadığından, av eti verilmesi yasaklanmıştır. Samur avında kullanılan ağlara eliyle dokunmasına izin verilmez. Evin kadın halkı, kesin olarak av tüfeğine el vurdurulmazdı. Bu gibi inançlara aykırı hareket edildiğinde, avın verimsiz olacağı düşünülürdü. Bu suretle av kültü bütünüyle tatbik edilmektedir.


Başlangıçta bu eski ve tarihi külte ait avcı kuş adları antroponim olarak kullanıldıktan sonra, nüfus çevresini genişletmiş, ona milletler arası bir karakter kazandırmıştır. Nitekim Şunkar, Doğan, Çakır, Şahin, Toğrul, Lâçin avcı kuş adları bütün Türk halk ve boyları arasında kökleşip kaldığı gibi, Şunkar avcı kuş adı Türk elleri dışına da taşmış, Mançu dilinde Şonkon kılığına, Macarca`ya Zongor telaffuzu ile girmiş, İran, Irak, Arap, Mısır, Rusya ve Balkan Yarımadası milletler antroponimisinde bugün bile kullanılmaktadır. Bu kadar zengin cepheli, dede-baba yadigarı avcılık müessesesi Türk tarihinin ve kültürünün toplum hayatından kopup gelen çok değerli geleneklerinden biridir. Avcılığın Türk aile kültürünü nasıl etkilediğine başka bir örnek de; erkek çocuklara Alkuş, Alpkuş, Aksungur, Afşin, Çağrı, Çavlı, Karaca, Laçin, Toğan, Tuğrul gibi avcı kuş adlarının verilmesidir. Bu gelenek Osmanlılar`ın kuruluş döneminde, sonraki dönemlere oranla daha çok görülmektedir.


Oğuz Han`ın altı oğluna bağlı her boyun ayrı ayrı Ongun`u ve Söğün`ü vardı. Gün Han`ın Ongun`u kartal, Söğün`ü aşgar. Yıldız Han`ın Ongun`u tavşancıl, Söğün`ü oyago. Gök Han`ın Ongun`u sungur, Söğün`ü sonkırı yağrın. Tuğrul Bey, her ava çıkışta beraber 20 katır yükü yiyecek götürür, kırlarda mükellef sofralar kurdurup emirlerine ve o bölgenin halkına yedirmekten zevk alırdı.


ASKERLİK
Türkler avcılığı savaşa hazırlayıcı bir vasıta ve bir ön tatbikat olarak uygulamışlar ve savaşlardan önce harp taklidi niteliğinde büyük sürgün avları düzenlemişlerdir. Avcılığın yanında atıcılık ve binicilik de birlikte geliştiği için savaşta gerekli olan cesaret, beden gücü ve irade kuvveti gibi nitelikler bu sayede sürekli olarak güçlendirilmiştir.


Türk orduları daimiydi. Türklerin sporları, eğlenceleri ve avlanmaları bile askeri egzersizler niteliğindeydi.


Eski Türklerin bir savaş taklidi olarak yaptıkları avcılık, Selçuklular`a ve daha sonra da Osmanlılar`a aynı şekilde geçmiştir. Savaş olmadığı zamanlarda padişahların birçoğu zamanlarını maiyetleri ile birlikte büyük av partileri düzenlemek suretiyle değerlendirmişler ve böylece özellikle genç kuşakların binicilik, atıcılık gibi sportif hareketlere alıştırılmaları suretiyle ileride karşılaşacakları çeşitli zorlukları yenmeleri için hazır bir duruma getirilmelerine özellikle önem vermişlerdir.


Osmanlı padişahlarının çok sevdiği ve önemli saydıkları için devlet kuruluşuna aldıkları sporların başında avcılık gelmektedir. Osmanlılar da kendilerinden önce gelmiş, Selçuklu, Gazneli, Karahanlılar ve Moğollar gibi avcılığı savaşa hazırlanmanın bir eğitimi sayarlardı. Ayrıca, av yaparken halk ile de ilişki kurdukları için vatandaşın derdini, sıkıntısını ve şikayetlerini dinleyerek bilgi edinirlerdi. Humayünname isimli yapıtta, Kanuni Sultan Süleyman`ın av yaparken bir kadının şikayetlerini görüntülenmiştir. Osmanlı padişahlarından bizzat avcılıkla uğraşanlar ve ava merak saranlar şunlardır: Süleyman Paşa, I. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, III. Murat, I. Ahmet, II. Osman, IV. Murat, I. İbrahim, IV. Mehmet, II. Ahmet ve II. Mustafa`dır. Sürgün av, padişah ordu ile savaşa giderken veya sancakta bulunan şehzadelerin çeşitli durum ve kabiliyetlerini görüp öğrenmek ve özellikle savaşa girebilecek şekilde yetişip yetişmediklerini görmek veya gizli bir amaç için yapılırdı. Osmanlı padişahları savaşa giderken bile bütün Av Halkı`nı kuşları, köpekleri tazıları ve parsları da beraberinde götürüyorlardı.


EĞİTİM
Sultan Melikşah ise avcılık konusunda dünyada ilk bilimsel kitabı yazdıran kişidir. Ava çok meraklı olup av hayvanlarının her şeyini bilmek isterdi. Sarayındaki vezirleri ve şehzadeleri de bu yolda hareket ederler, çoğu zaman bu av konusu konuşulurdu. Yazılmış olan kitapları bilimsel görmeyip daha mükemmelinin yazılmasını istedi. Sultan Melikşah, Felhak Bin Mehmed`e bir kitap yazılmasını emretti. “Saydname-i Melikşah” adı verilen kitap daha sonra yazılan pek çok Bazname`ye kaynak olmuştur. Farsça yazılmış olan bu eser 19. yüzyılda Fransızca`ya çevrilerek yayınlandı. Melikşah, Ebu Tahir Hatuni`ye; Av Hayvanlarını ve avcılığı inceleyen “Şikar-Name” ismi altında bir kitap yazdırmıştır. Ne yazık ki, bu kitap zamanımıza gelemeyip kaybolmuştur.


Osmanlı padişahları da avcılığı sevmişler, avcılık hakkında yazlmış kitapları okumuş hatta yazılmasını da teşvik etmişlerdir. Osmanlılar da avı Oğuz Kadim geleneklerine göre yapıyorlardı. Cengiz yasası gibi bir yasaları yoktu. Padişahlardan I. Murat, Yıldırım Bayezid ve II. Murat av yapmaya hem çok meraklı hem de ev halkı çok olan padişahlardandı. Av halkı avlanmada kullanılmak üzere pars, tazı, zağar ve yırtıcı kuşları eğiterek ava alıştırmışlardı. Bunlara yaptıkları işlere göre doğancılar, sekbancılar, çaylak avcıları, akbaba avcıları, atmaca avcıları, zağarcılar ve turnacılar gibi adlar verilmiştir. Ayrıca köpek muhafızı anlamına gelen sekbanlar, tazılardan başka harp köpekleri de beslemiş ve yetiştirmişlerdir.


Samsoncu ve seksoncu adı verilen kimseler padişahın köpeklerini beslemişlerdir. Doğan, atmaca, şahin ve çakır gibi yırtıcı kuşlar da tavşan, keklik, yaban ördeği ve kazı, toy, kuğu, bıldırcın ve diğer kuşların avında kullanılmıştır. Avcı kuşlar uçurulduktan sonra ardından tazılar ve zağarlar salınmış ve yırtıcı kuşlar havada parandeler atıp avları üzerine dalış ve inişler yaparlarken gözden kaybedilmemeleri için atlar da bütün hızları ile o yöne sürülmüşlerdir.


Doğancıbaşının Çıkması, Eğitimi ve Yükselmesi
Doğancıbaşı olacak kişi, Türk ailelerinin yanında üç sene çalışıp lisan öğrendikten sonra, okula getirilip burada eğitim gördürülürdü. Yedi senede bir yapılan çıkma olunca, avcılığa hevesi ve yeteneği varsa padişahta beğenirse doğancı koğuşuna nefer olarak alınır. Burada hem İslami ilimleri hem de avcılığı öğrenirdi. Zamanla eski ve üçüncü, ikinci doğancı olur en nihayetinde doğancı başı olabilirdi. Yükselmenin yolu buydu, ama padişah isterse avcılığı çok iyi bilen dışardan bir başkasını da doğancıbaşı yapardı.


Av Ağaları`nın Yükselmesi ve Çıkması
Halkı’nın zabiti çakırcıbaşı olup diğer ağalarında amiri durumundaydı. Çakırcıbaşı üzengi ağalarından sayılır ve devlet tesrifatında altıncı sırada bulunurdu. Av ağalarının yükselmeleri kanunla belirlenmişti. Çakırcıbaşının yükselmesi gerektiği zaman genellikle beylerbeyi veya mirahur olarak çıkar, onun yerine şahincibaşı, şahincibaşının yerine atmacacıbaşı, onun yerine de av ağası olurdu. Böyle bir yükselmede yükselenler padişah huzurunda kaftan giyerlerdi. Buna örnek olarak ; 1684 yılında IV. Mehmet Edirne’den İstanbul’a geliyordu. Burgaz yakınlarında avlanırken, çakırcıbaşı Yusuf ağa kaza sonucu öldü. Yerine şahincibaşı çavuoğlu Yusuf ağa, onun yerine de hasoda da bulunan ikinci doğancılıktan çıkma veli ağa şahincibaşı olup padişah huzurunda kaftan giydiler.


DİN
İslamiyet öncesi türk kültüründe önemli bir yeri olan avcılık, dini bir boyut da kazanmıştır. Avın verimliliği ve zenginliği Altay Türk boylarının jeolojik alanında yer alan “tayga ve dağ”ların sahibi bulundukları ruhların himayesi altındaydı. Bu inanca göre, her Altay halkı tayga ve dağlara içten bir manevi ilişki kurmuş, hayatını ve maişetini buna göre ayarlamıştır. Ava çıkmadan önce, çeşitli dini ibadetler yapar, avın verimliliği ve başarılı olması için gereken örf ve kaidelere riayet eder. Bilhassa avı koruyacak olan ruha bağlılığını göstermeye çalışır. İslamiyet in kabulüyle de avcılıkla ilgili dini boyut daha da zenginleşmiştir.


İslam bilginleri; özellikle, İslamiyet`in temel prensiplerine ters düşen gelişmelere şiddetle karşı koymuşlardır. Ayet ve hadislere yorum getirerek, İslami hayatı anlatmışlardır. Müspet ilim karşısındaki tutarlı görüşlerini başarılı bir şekilde savunmuşlardır.
Her ilim dalını, İslam`ın kalıcı süzgecinden geçirmişlerdir. Her meslek ve bilim dalına duyulan ilgi avcılık ve av hayvanlarına da gösterilmiştir. Bu konuda gerekli temel esaslar zaten vardı. Kuran’ı Kerim de ve Hadis-i Şerifler de; avcılık ve av hayvanları hakkında ayetler ve sözler yer almıştır. Önemli temel prensipler açıklanmış, muhtemel gelişmeler için atıflar yapılmıştı. İslam dünyasında yazılan fıkıh kitaplarında, tefsirlerde ve ilmihallerde, avcılık ve av hayvanlarına geniş yer verilmiştir. Ayrıca bazı bilginler tarafından, konu özel olarak ele alınmış; Kitab-us Sayd adı altında eserler yazılmıştır.


İslamiyet`e göre; yeryüzündeki her şey gibi hayvanlar da insanın hizmetine ve faydalanmasına sunulmuştur. Ancak, onların israf edilmeleri ve gereksiz yere yok edilmeleri yasaklanmıştır. Hayvanlara merhamet edilmesi, sevgi duyulması istenmiştir. İnsan gibi, hayvanlarında yaşama ve varolma hakkına sahip oldukları, kabiliyetlerinin ve güçlerinin üstünde bir hayat tarzına ve hizmete zorlanmamaları gerektiği özellikle belirtilmiştir.


Avcılıkla İlgili Ayetlerden Bazı Örnekler
“Ey müminler! Eğer gerçekten Allah`a tapıyorsanız, onun verdiği rızkların temiz ve helalinden yiyip O`na şükredin.” (Bakara Suresi, Ayet: 172).


“Allah size boğazlanmamış hayvanın etini, akan kanı, domuz etini ve Allah`tan başkası –put veya şahıslar- için kesilmiş hayvanı haram etmiştir. Fakat helak olacak kadar zorda kalan, istemeyerek ve zaruret miktarını aşmayarak bunlardan yerse, günah işlemiş sayılmaz. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayıcı ve çok rahmet sahibidir.” (Bakara Suresi, Ayet: 173)


AVIN DÜZENLENMESİNE AİT KURAL VE TÖRENLER
Ava gidiş hazırlıkları, av sonrası verilen partiler, törenle yapılan avlar ve törensiz yapılan avlar şeklindedir.


Eski Türklerde yılda bir defa totem olan Tibet Öküzü için büyük sürgün avları tertiplenir ve bunun bir çeşit savaş eğitimi sayıldığı bilinmektedir. Eski Türklerde, sığır dedikleri Tibet Öküzü totem sayıldığından bunun adına, Hakanın ve Beylerin idaresi altında büyük ve umumi bir av tertip edilir ve umumi ava sığır-sürgün denilirdi. Sürgün avı büyük bir bölgeyi kaplayacak şekilde her taraftan sürülen hayvanlar kararlaştırılan merkezde toplanır, bu halkadan kaçan hayvan olursa oradaki görevli kimse cezalandırılırdı. İlk av okunu hakan veya beyler başlatırdı. Bundan sonra sıra ile ve mertebelerine göre, Hakanın oğulları, beyler ve ava katılan kimseler avlanırdı. Avlanmalar ancak kabile, il ve hakanın izni ile yapılır, hatta velayet sahibi kimselerin oğulları babalarından izin almadan kendi başlarına ava çıkarlarsa suçlu sayılırlar ve cezalandırılırlardı. Sürgün avının sona ermesinden sonra, av etlerinin hep beraber yenildiği büyük bir ziyafet verilirdi. Bu müşterek yemekle, aynı zamanda Türkler indinde bu vesile ile tanışma ve birleşmeyi sağlamış olurlardı.


Padişahların ava gidişleri ve ondan dönüşleri de teşrifatla belirlenmiş bir törenle yapılırdı. Tabii bu tören sadece uzun sürecek avlar için yapılıyordu. Osmanlı Devleti`nin güçlü olduğunu göstermekte atalarından geri kalmayan Sultan Avcı Mehmet, gösterişe de çok meraklı olduğu için, ava çıkış ve avdan dönüşleri çok muhteşem olurdu. Bu gösterişi şüphesiz ki Edirne`ye gelen elçiler için yapıyordu. Padişahların avdan dönüşü de ayrı bir töreni gerektiriyordu. Eğer padişah İstanbul`dan av yaparak Edirne`ye geliyorsa, sadrazam, vükala, ulama ve halk tarafından İskender Köyü`nde, İstanbul`a geliyorsa, aynı şekilde Küçükçekmece Köyü`nde karşılanırdı. Padişahın karşılandığı yerde çadırlar kurulur, sofralar hazırlanırdı, karşılamadan sonra genellikle öğle yemeği yenilirdi.

Yemekten sonra padişaha ve beraberinde gitmiş ise Darüssaade Ağasına ve Rikab ağalarına sadrazam tarafından peşkeşler verilirdi. Tarih yazarı Raşit efendi sultan Mustafa`nın 26 aralık 1702 günü İskender Köyü`nde böyle bir av dönüşü karşılanışını şöyle anlatıyor: “Yemekten sonra padişaha iki donanmış ve bir yedek at ve beş kese çil akçe ve altı mükemmel bohça ve çuhayla kaplanmış siyah kürk, Darüssaade Ağasına bir donanmış at ve arz ağalarına bayramlarda verilenler gibi bohçalar verildikten ve gerekli adet-i kadime yapıldıktan sonra alay ve saraylarına geldiler.”


Her av partisinin sonunda ele geçirilen hayvanların işkembe ve sakatatları av köpeklerine yedirilmiş, küçük kuşlarda yırtıcı kuşlara sunulmuştur. Av etlerinden ise çeşitli kızartmalar, ızgaralar ve yemekler yapılarak ağaç sofralar üzerinde ve çardaklar altında yenilmiştir. Geceleri ise büyük ateşler yakılmış, tabii nakkareler çalınmış ve ünlü köçeklerin ve hokkabazların oyunları seyredilmiştir.


Sürgün-Sürek Avı
Teşrifat-ı Kadime`ye uygun törenlerle yapılan avlar, uzun zaman alacak, günlerce sürecek avlar olup, bu tür avlarda genellikle sürgün avları yapılırdı. Bu nedenle av alanı dar, koruluğu bulunmayan İstanbul yöresinde yapılmaz, av hayvanı bol, koruluğu çok Edirne ve Rumeli yörelerinde yapılırdı. Padişahlar bu tür av yapmak istedikleri zaman İstanbul da iseler Edirne ye, Edirne de iseler Rumeli deki korulara giderlerdi. Padişahın bu arzusu silahtar ağa vasıtasıyla şikar ağalarına, Enderun halkına, doğancıbaşına, bostancı başına ve sadrazama bildirilirdi.


Eğer çok uzun sürmeyecek böyle bir av yapılacaksa, çatalca daki av sarayına, karıştıran sarayına veya İznik yöresine gidilirdi. Daha uzun sürecek bir av için Edirne`ye gitmek gerektiğinden hazırlıklar ona göre yapılır ve iki yoldan birisi seçilirdi. Bu iki yoldan birisi, Davut paşa- Büyükçekmece- Silivri- Burgaz- Babaeski ve Edirne yolu, diğeri de Davut paşa- Çatalca- Fener- Saray- Vize- Kırklareli- Hasköy ve Edirne yoluydu. İkinci yol ıstıranca ormanlarından geçtiği için avı çok diye diğerine tercih edilirdi. Avcı Sultan Mehmet çoğu zaman bu yoldan Edirne ye giderdi.


Törensiz Yapılan Avlar
Bu tür av, kısa süre içinde az personelle ve saraya yakın yerlerde yapılırdı. Padişah günü birliğine veya bir iki gün için av yapmak isterse, silahdarını, rikabdarlar dan bazılarını, şahinci başı ve doğancı başını, bir miktar zağarcı, samsoncu ve solak alarak sarayın yakınlarındaki av yerine giderdi. Avcı Sultan Mehmet 19 ekim 1665 pazartesi günü İstanbul daki özel bahçelerinden Fenerbahçesine biniş yapmıştı. Bahçe de gezerken iki karakuş gördü. Hemen eline bir şahin alıp kuşların üzerine bıraktı. Şahin kaldırdığı karakuşlardan birini alıp aşağı indirdi. Kendisine bu şahini veren şahinci başına ihsanda bulunduğu gibi yakaladığı karakuşu şahinci başına ve Sadrazamı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa`ya paylaştırdı.


KURUMLAR
Devletin eliyle tertiplenen avlar, bir taraftan askeri manevra değerinde olduğu halde, bir taraftan da bir nevi eğlence karakterini almıştı. O kadar ki, yılda iki defa yapılması ve 15 gün sürmesi gereken ulu avlar tamamiyle resmiyet kazanarak, askeri devlet müessesesi haline getirilmişti. Eski ekonomik değerinden birçok şey kaybeden Osmanlı avcılığı, en son bugünkü anlamıyla milli müdafaa idaresi yapısını almıştır.


Çeşitli avcı şahin kuşlar marifetiyle yapılan bu ulu avlar ve avcılık geleneği aynı zamanda Moğol İmparatorluğu tarafından benimsenmiş, tıpkı Selçuklular ve Kıpçaklar da olduğu gibi, askeri müdafaa gücünü kazanmıştır. Hatta milli müdafaa vekaleti yerini tutmak üzere bir de avcıbaşı makamı kurulmuştur.



Aynı Kategoride

Etiketle İlgili Bloglar

Yorumlar

Oluşturan 2016-11-29 23:39:03 Gönderen Türk Yorum Bağlantısı
Adamsınız....
Oluşturan 2016-11-29 23:38:43 Gönderen Kerim Özsan Yorum Bağlantısı
Ecdadımızla gurur duyuyoruz... :)

Yorum Yap